Bülent MERİÇ © 2012

 
SELANİK MEVLEVİHANESİ

Bölge ile özdeşleşen bu tekke 1826-1866 tarihleri arasında bir tekkenin iç işleyişi ve devlet ile ilişkileri açısından zengin veriler sunmaktadır. Evliya Çelebi, Selanik tekkelerinden bahsettiği yerde Mevlevihane'yi "cümleden ma'mur ve müzeyyeni" olarak tasvir eder. Yenikapı diye anılan mahalde Etmekçizade Ahmed Paşa'nın "hayrât-ı azimi" olan bu Mevlevihane Ege'ye nazırdır. Hatta dervişlerin oda pencereleri de denizi karşılarına almıştır. Dergâhın haremi demir kapılı olup, semahanesi de ahşap sütunlarla ve maksureler ile çevrilidir. Kubbesindeki nakışlar ise o kadar göz kamaştırıcıdır ki Evliya'ya göre, İstanbul'daki Beşiktaş Mevlevihanesi dahi bu derece süslü değildir. Şüphesiz seyyah, marangozların piri olan Habib-i Neccar'ın dahi bu ölçüde bir kubbe yapamayacağı ifadesini kullandığı yerde bu güzelliği edebi olarak anlatmaya çalışır. Mevlevihane, şehrin suyunun geldiği bendin yakınında muhteşem bahçeleri ve servileri ile 19. yüzyılda bile kentin ileri gelenleri tarafından cezp edici bir özelliğe sahipti.

Selanik Mevlevihanesi'nin kurulduğu süreçten itibaren geçirdiği safhaları tam anlamıyla takip etmek aslında dönemin arşiv kaynaklarını taramağa bağlıdır. Nitekim, 18. yüzyılın ilk çeyreğine ait olan bir hüküm kaydında bu tekke hakkında ilginç bilgilerin olduğu anlaşılmaktadır. Ulema sınıfına ait Mehmet isminde bir şeyhi olduğu görülen bu dönemde tekkenin içinden Âbıcedit denilen bir nehrin suyunun geçtiği ve bunun İbrahim Paşa vakfına ait olduğu bilinmektedir. Ayrıca, bu nehrin suyu ile tekke içinde bulunan bostanların sulandığı ve 120 seneden beri bu şekilde kullanıldığı görülmektedir. Evliya'nın öve öve bitiremediği bu dergahın zengin bir vakfının olduğu ve imaret mutfağında herkese "nimet-i nefise" sunulduğu da aynı satırlardan anlaşılmaktadır.

Gerçekten Mevlevihâne'nin zengin bir vakfa sahip olduğunu söylemek mümkündür. Çeşitli sebeplerden ötürü bazen aksıyor ise de her yıl Selanik Memlehası Mukataası malından Beş Çınar denilen tuzlalıktan 80 bin sağ akçe alınmaktadır. Ayrıca, Etmekçizâde vakfından Mevlevihane'ye şeyh olanların günlük 20 akçe aldığı da bilinmektedir. Hatta, bir sefer sırasında postnişin M. Ali Efendi'den devletin borç alması dergahın gelirlerinin çokluğu ve şeyh olan zevatın bu anlamdaki zenginliğini göstermesi bakımından hayli ilginçtir. Askeri birlikler için bir ictima noktası olan bu yerde, halkın ve tüccarların parasal desteğine başvurulması yeni bir hadise değildi. Bir Mevlevi şeyhin bu anlamdaki finansal yardımı da kent içerisindeki sosyo-ekonomik statüsünü göstermesi bakımından fevkalade önemlidir. O sırada Mevlevihane'nin Balkanların en zengin tekkesi olduğu iddiası burada hatırlanmalıdır. Bu yargıyı kuvvetli hale getiren bir örnek de Mevlevihane'nin müteveffa şeyhi olan Mehmed Ali Efendi'nin Emine isminde kızının Tanzimat'ın hemen başında Menahim isminde bir Yahudi sarrafta yirmi bin kuruş kadar alacağının olmasıdır. Hatırı sayılır bir nüfusa sahip olan Yahudilerin Selanik'te sarraflık mesleğinde başat bir rol oynadıkları hatırlanacak olursa Mevlevihane şeyhinin sahip olduğu ekonomik güç daha iyi anlaşılır.

19. yüzyılın ikinci çeyreğinde ise Selanik Mevlevihanesi postnişinleri için eski parlak günler geride kalmıştır. Buna gerekçe olarak 1821 yılında zuhur eden Yunan isyanı ve istiklali gösterilmektedir. Tarihçi Dimitriadis'den aktarıldığına göre, vakıf gelirlerinin büyük bir kısmı Mora yarımadasında olduğu için isyan sonrası bu kaynaklardan artık faydalanılamamıştır. Bu kaynakların hangisi olduğu hususunda net bir bilgi olmasa da Tanzimat sürecinin ilk on yılı içerisinde Mevlevi tekkesi şeyhleri ve aileleri için sıkıntılı bir sürecin başladığı ve asrın sonlarına kadar sürdüğü bir gerçektir. Ancak, bu sıkıntıların aşağıda görüldüğü üzere genel itibarıyla şeyhlerin kendi şahsi ekonomik yapılarıyla ilgili olduğu söylenebilir. Fakat, artık dergahın vakfının kendi giderlerini karşılayacak düzeyde olmadığı da bazı vesikalardan anlaşılmaktadır.

Selanik Mevlevihanesi aslında devlet tekke ilişkileri açısından çok önemli bir örnektir. Zira kentin sosyolojik ve kültürel atmosferinde önemli bir konuma sahip olan bu dergâh 19. yüzyılda Osmanlı devlet ve toplumsal yapısında başlayan dönüşümün tekkelere nasıl yansıdığını bir ölçüde gösterebilir. Bu değişim semptomlarını birkaç başlık altında toplamamız mümkündür. İlk olarak, kentin iktisadi yaşantısında yer alan tüccar ve sarraflar ile ilişkisi açısından bir tekke şeyhinin sosyal ve ekonomik pozisyonu bu örnek üzerinden görebilir. Bununla birlikte, Tanzimat dönemi Osmanlı devletinin tekkeleri himaye edici politikalarının yansıması olarak bu şeyhlerin söz konusu toplumsal sınıflar ile girdiği iktisadi ilişkiyi nasıl regüle ettiğini gözlemlemek de mümkün olacaktır. Çünkü, bu iktisadi ilişkilerin basit bir alacak-verecek meselesi olmadığı burada kaydedilmelidir. Her şeyden önemlisi yeni döneminin belirgin bir karakteristiği olan sefarethanelerin de rol oynadığı bir ilişkidir bu. Dolayısıyla, bir tekke şeyhinin devletin dış siyasetini ilgilendiren "nesne" konumunda olması her halde yeni bir olgu olsa gerektir. Fakat bu tablo devletin yönlendirici bir aktör olduğunu tek başına göstermez. Tanzimat döneminde çok sık rastlanan vakıflara müdahale, vergi talebi ve maaş istenmesi gibi pek çok benzer olayların bu örnekte de tekrar ettiği görülebilir. Aslına bakılırsa, tekkelerin içyapısı hakkında da "şeyh sonrası" dönemleri açıklaması bakımından Mevlevihane gayet zengin bilgiler sunmaktadır.

Selanik Mevlevihanesi'nin meşihatında 19. yy boyunca aynı aile fertlerinin bulunduğu görülmektedir. Yani, bu dergâhta aslında tipik bir tarikat geleneğinin yaşatıldığı söylenilebilir. Şeyhlik babadan oğula ya da aynı aileye mensup başka fertlere intikal etmektedir. Bu anlamda, literatürde tam manasıyla dergâhın kuruluşundan son zamanına kadar meşihat listesi bulunmamaktadır. Ancak, belgelerden takip edilebildiği kadarıyla 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren son döneme kadar postnişinlerin silsilesini takip etmek mümkündür. Bu anlamda şöyle bir sıralama yapılabilir; "Şeyh Hasan(?), Şeyh Ahmed bin Şeyh Hasan(?- 1791), Şeyh Mehmed Ali bin Şeyh Hasan(1791-1830), Şeyh İbrahim Edhem bin Şeyh Ahmed(1830-1853), Şeyh M. Ali bin M. Ali(1853-1856 ve 1858 sonrası)", Şeyh Yakup (1856-1858).

Selanik Mevlevihanesi postnişinliği bu anlamda köklü bir ailenin elindedir. Nitekim Şeyh İbrahim Edhem için Babıâli tarafından Selanik müşirine yazılmış olan bir tavsiyenâmede bu husus şu şekilde hatırlatılmakta ve kaydedilmekteydi; "Selanik Mevlevihanesi postnişini bulunan İbrahim Dede efendi da'ileri oranın hanedanından ve meriyyü'l-hatır bulunduğundan…". Yani, devlet de bu ailenin bölgenin önde gelenlerinden olduğunu kabul ediyordu. Zaten, İbrahim Edhem Efendi de yazmış olduğu bir arzuhalde kendi konumunu anlatırken ailesinin ve atalarının yüz elli yıldan bu yana Mevlevihane meşihatını yürüttüklerini ifade etmekteydi. Bir başka ifadeyle söylenecek olursa, 18. yüzyılın başından itibaren aynı aile son döneme kadar -bir istisna dışında- postnişinlik makamında oturmuş ve pozisyonlarını devam ettirmiş saygın bir itibara ve sosyo-ekonomik yapıya sahipti. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, yeni dönemde şeyh ve ailesi çetin bir ekonomik darboğazdan geçmek zorunda kalmıştır.

Dergâhta postnişin olarak bulunan Şeyh İbrahim Edhem Efendi'nin meşihatı zamanında bir takım tüccar ve sarraflardan borç aldığı müşahede edilmektedir. Her ne kadar Mevlevihane'nin gelir kalemlerinin azaldığından dolayı dergâhın varlığını sürdürmek ve geçimini temin etmek için bu tarz borçların alındığı iddia edilse de arşiv vesikalarından bu yargıya varacak somut bir ifadenin bulunduğu söylenemez. Tam aksine, şeyhin şahsi işleri için borç aldığı anlaşılmaktadır. Aslında, Mevlevihane içindeki bazı dedelerin ve dervişlerin devletten maaşlarını aldığı da bilinen bir durum olduğuna göre şeyhin bu borcunun şahsiliğinin daha kesinlik kazandığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen dergâhın yoğunluğu, kalan dervişlerin ve gelen-giden ziyaretçilerin sayısı hakkında o tarihlerde net bilgilere sahip değiliz. Ancak, yukarıda da ifade edildiği gibi zengin bir kent olan Selanik'te dergâhın zengin bir kitle için de cazibe merkezi olduğu hatırlanacak olursa, bu anlamda dergâhın taamiye ve diğer ihtiyaçları noktasında çok da sıkıntıya düşmeyeceği tahmin edilebilir.

Yukarı da anlatıldığı gibi, Mevlevihane şeyhi İbrahim Edhem Efendi çiftlik gelirindeki noksanlığı tamamlamak üzere o dönemin önde gelen bazı sarraf ve tüccarlarından borç almıştır. Bunlar arasında en meşhur ve en önemlisi hiç şüphesiz İngiliz vatandaşı olan Selanik'teki iktisadi hayatın tanınmış tüccarı John Jackie Abbot idi. Abbot, tüccarlığı yanı sıra sarraflığı ile de iştihar etmişti. Kendisi İngiliz Ortodoks bir aileye mensuptu ve aile yarım asırdır Selanik'te yaşamaktaydı. Selanikli bir bey olan Yusuf Sıddık'ın, vali ve paşa olmak için sarraflardan 25-30 bin pound kadar bir borç aldığı ifade edilmekteydi. Yusuf Sıddık hem vali hem de paşa olmuştu. Baş sarrafı ise Jack Abbot idi. Hiç şüphe yok ki sarraflık bölgenin "ekonomi-politiğini" belirleme de son derece etkiliydi. Öyle ki cemaati için %8 oranında borç bulmaya çalışan Kassandra psikoposu %20-25 faiz oranlarında borç veren sarraf ve tefeciler tarafından görevinden azl ettirilmişti.

Aslında, Mevlevi Şeyhi İbrahim Edhem Efendi'nin Jack Abbot'dan borç alması yadırganacak bir durum değildi. Dönemin sosyal ve ekonomik şartları düşünüldüğü zaman bu garipsenemezdi. Zira, Sıddık Paşa'dan başka, kentin önde gelenlerinden Rum metropolidine kadar geniş bir yelpazede Abbot'un borç verdiği anlaşılmaktaydı. Sarraflıktan bankacılığa doğru giden süreçte John Abbot kentin en önemli ekonomik figürüydü. Dolayısıyla, Şeyh İbrahim Edhem'in kentin önde gelen manevi önderlerinden biri olarak, Abbot'la yollarının kesişmesini makul karşılamak gerekecektir.

Bu borç meselesinin ayrıntısına geçmeden önce diğer başka borçlarından bahsetmek gerekecektir. Aslında, İbrahim Edhem Efendi'nin daha önceden de bir sarraftan borç aldığı bilinmekteydi. Hatta, bu borcu dergâhın harcamalarının "kesretinden" dolayı yaptığı ifade edilmekteydi. Sarraf ise kentin müflis Yahudi sarrafı Philip Benam idi. Bu noktada, devlet söz konusu muhasebenin görülmesi ve şeyhe yardım edilmesi hususunda Selanik müşirine emir yolluyordu. Bununla beraber, meselenin çözülmesi için İstanbul'a bizzat gelen şeyhe dönüşte yol harçlığı olarak beş bin kuruş atiyye verilmişti.

13 Mart 1845 (4 Ra 1261) tarihinde ise Şeyh İbrahim Edhem Efendi'nin bu kez sarraf Galidya isminde başka birinden gayet yüklü bir miktar borç aldığı görülmekteydi. Faiziyle birlikte 300 bin kuruş olarak belirtilen bu borcun ödenmesi noktasında Meclis-i Vâlâ'nın kararı doğrultusunda Padişah iradesi çıkıyor ve mevcut borcun 9 yıla yayılarak on beşer bin kuruştan her yıl ödenmesi öngörülüyordu. Bununla birlikte, Selanik müşirine gönderilen bir emirde bu hususun şeyh tarafına tekrar vurgulu bir tonda bildirilmesi isteniyordu. Ne ilginçtir ki tam da bu sırada Selanik'te bulunan diğer bazı tekke şeyhlerinin ve tarikat çevrelerinin şeyh İbrahim Edhem Efendi hakkında yolsuzluk iddialarını yüksek sesle dile getirdikleri müşahede edilmekteydi. Ancak, bu yolsuzluk iddiaların nasıl sonuçlandığı ve söz konusu borçla ilgisinin olup olmadığı hususunda bir bulguya tesadüf edilememiştir.

Jack Abbot'dan alınan borç ise yerel bir olay olmanın ötesinde devletin merkezini ve hariciyesini ilgilendiren bir yöne sahipti. Yukarıda da geçtiği gibi şeyh İbrahim Edhem Efendi, kendi maişeti doğrultusunda yüz bin kuruş civarında borç almış ve karşılığında ise Vardar nahiyesindeki iki çiftliğini rehin ettirmişti. Bir başka ifadeyle, şeyh Abbot'dan aldığı borç 1851 (1267) senesinin Temmuz ayının sonuna kadar ödenmesi şartına bağlanmıştı. Aksi takdirde bu çiftliklerin bir sene süreyle tüccar tarafından işlettirilmesi hususunda anlaşmaya varılmıştı. Ancak, mesele devlet ricaline intikal edince o sırada Rumeli müfettişliği vazifesini ifa eden Abdurrahman Sâmi Paşa bu olaya dair bir rapor hazırlamış ve merkeze sunmuştu. Bu rapora göre, Şeyh İbrahim Efendi'nin tüccardan aldığı borcun anaparası 191 bin kuruş idi. Çok kısa bir zaman zarfında faizin faizi işlettirilerek borç bu sefer 286 bin kuruşa tekabül etmekteydi. Bu ise "kavânin-i şer'iyye ve aklıyye ve hamiyyet ve mürüvvet-i insaniyyeden ba'îd olub ma'delet-i seniyye-i cenâb-ı mülûkâneye dahi muhalif" idi.

Meselenin bir de dış siyasete bakar tarafı vardı. Meşhur İngiltere büyükelçisi Lord Straford Canning olayla yakından ilgilenmişti. Elbette, Jack Abbot'tan yana bir tavır alarak borçlunun borcunu zamanında ödememesinden dolayı yapılan sözleşme istikametinde rehin edilen çiftliklerin tacir Abbot tarafından kiraya verilmesi gerektiğini ifade etmişti. Buna göre, Abbot da çiftlikleri yıllık 42556 kuruş karşılığında yine şeyh efendiye kiralamak istiyordu. Toplam borç ise 328898 kuruş gibi astronomik bir rakamdı.Tabi, eğer şeyh bu çiftlikleri satar ise bu durumun Abbot'u mağdur edeceği dile getirilmekteydi. Fakat, muhtemel şıklar içerisinde çiftliklerin satılıp paranın tüccar Abbot'a ödenmesi kararı Meclis-i Vâlâ tarafından ele alınmıştı. Zira meclis meseleye bütün cihetleri ile yaklaşmıştı. Selanik valisi, müfettişi, şeyh efendi, İngiltere büyükelçiliği de dâhil bölge eşrafının bile görüşleri alınmıştı. Şeyh de İstanbul'da meclise bir iki kez çağrılmış ve bu hususta sorgulanmıştı. Gayr-i menkullerin ecnebi tüccar ve yabancı devlet vatandaşlarına satılmasının yasak olduğu bir ortamda en salim yol olan çiftliğin bir Müslüman'a satılıp karşılığında şeyhin borcunun ödenmesi hususu üzerinde durulmuştu. Bu anlamda ise, Selanikli Yusuf Paşa çiftlikleri satın alacak, şeyhe bunun karşılığında 15 bin kuruş verecekti. Böylelikle de Abbot'un borcu da ödenmiş olacaktı. Dolayısıyla, bu olay özelinde devletin yabancı bir tüccar karşısında bir tekke şeyhini koruma altına aldığı çok net bir şekilde görülmektedir. Fakat Mevlevi şeyhinin konumu ve bulunduğu bölge bu çıkarsama yapılırken göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, söz konusu himayenin devletin yabancılara yönelik genel politikası ile paralellik gösterdiğinin altı bir kez daha çizilmelidir.

Bu borç meselesinde şeyhin gelir gider çizelgesini gösterdiği muhasebe kayıt defterine biraz göz atmak dönemin sosyo-ekonomik tarihi açısından faydalı olacaktır. Alttaki tablolar, İbrahim Edhem Efendi'nin Mevlevihane postnişinliği gibi toplumsal statüsünün yanında sahip olduğu ekonomik gücün anlaşılması adına da önemlidir. Böylelikle, diğer yerlere kıyasla bu bölgede bir Mevlevi şeyhin hayvancılık ve tarım üretimi yapan toprak ağası görünümünde çiftliklere sahip olarak bölgenin eşrafı arasında yer aldığı kabul edilebilir.

Ahmedlû ve Kulubeli çiftliklerinin tohum değerleri:
Mevlevihane şeyhinin çiftliklerinde üretilen tohumlar ve icra edilen hayvancılık faaliyetlerinin yanı sıra sahip olduğu gayr-i menkulun de değeri bu bilgiler arasında mevcuttur. Ahmedlû çiftliğinde yaklaşık 30 ton (1200 kile) istiap haddi olan 8 göz çavdar ambarı, su başı odaları, arpa mahzeni, haya yemi mahzeni, su başı ahırı, saman ahırı, aylıkçı ve haftalıkçı reaya haneleri, demirci dükkanı mevcuttur. Kulubeli çiftliğinde ise içinde gasilhanesi bulunan tereke ambarı ve mahzeni, su başı odaları, çıkıncı hane gibi bölümler vardır. Toplam da binaların değeri 80 bin kuruş iken, çiftlik içerisinde bulunan eşya ve edevâtın değeri ise 10 bin kuruştur. Arazi bedeli ise 330 bin kuruştur. Fakat bu bedelin üçte birinin vakıf tevliyeti altında olduğu ayrıca belirtilmiştir. Bütün unsurlar sıralandığı zaman genel toplam, yani çiftlikler içindeki ürünler, binalar, eşyalar vs… hepsinin değeri ise 469.325 kuruş etmektedir.

Buna karşılık aynı belge içerisinde şeyhin borçları da yazılmıştır. Bu borçların bazılarının keyfiyeti bildirilerek böylelikle şeyhin hangi alanlara harcama yaptığı tespit edilebilmektedir. Buna göre, Şeyh İbrahim Edhem Efendi tüccar Abbot'tan aldığı 191.563 kuruşluk anaparadan Yahudi sarraf Galidya'nın borcunu kapamak için 52.500 kuruş, 4,5 yıl boyunca aylık olarak aldığı toplam 108 bin kuruş, 1851 senesi için çiftlikten elde edilen tohum bedeli olarak 28 bin kuruş ve Kulubeli çiftliğindeki subaşı masrafları için 3.063 kuruş almıştır. Faizin faizi ise neredeyse ana paranın %65'ine tekabül etmektedir. Görüldüğü gibi alınan bu borçlar içerisinde doğrudan doğruya dergâhın her hangi bir ihtiyacı karşılanmamıştır. Bundan başka şeyhin diğer borçlarını da yazdığı görülmektedir. Bu diğer borçlara da bakıldığı zaman tahmin edileceği üzere en çok borcun diğer sarraf Galidya'ya olan meblağda temerküz ettiği anlaşılmaktadır. Bununla beraber, şeyhin ilişki ağları sayesinde mevlid-i şerif için tahsis edilmiş bireysel para vakıflarını da kredi şeklinde kullandığı görülmektedir. Sonuç olarak, Şeyh İbrahim Efendi postnişinliğinin yanı sıra, adeta bulunduğu bölgede mevsimlik işçileri olan ve hayvancılık faaliyetinde bulunan bir toprak ağası konumundadır. Ancak, bu toprak ağasının finansal yapısını çok iyi işlettiğini söylemek pek mümkün değilse de temsil ettiği "şahs-ı manevî" ile borçlarını devlete ödetme noktasında başarılı olduğu söylenebilir.

Şeyh İbrahim Efendi'nin borçları sadece bunlar ile sınırlı değildi. Borçlar şeyhi yeterince daraltmıştı. Nitekim, yukarıda da bir nebze işaret edilen bir arzuhalinde Mevlevilik üst kültürünün vermiş olduğu seviye ve anlayışla aynen şu şekilde yazıyordu;

"… zümre-i derviş daima elem-i gûna gûn ile dilrîş olmak adet olduğundan ve kûşe-i
kanaatta izhar-ı gına usûl-i tarîk-i acizânemizden bulunduğuna binaen kadere rıza ve hâkpây-ı
ulya-ı rahimânelerini tasdi'den teeddüben ittika-birle mal ve eşya her neye malik isem birer birer
ifna ederek nihayet evlad ve ahfad-ı bendegânem otuz kadar yetişmiş nüfusun emr-i inti'aşı hep
bu kullarına vabeste ve merbut olmasıyla aşuru düçar-ı ızdırab olmuş…"

Kanaat köşesi bu "derviş" için yeterli değildi, zira arzuhalinde belirtildiği gibi otuz kadar bir aile nüfusuna bakması gerekiyordu. Tamda bu sırada, o da diğer bazı tekke şeyhleri gibi devletten maaş alma yolunu ihtiyar etmişti. Fakat açıktan maaş tahsisi yasak olduğu için kendisine müspet bir cevap verilmedi. Ancak kendisi çok uzun yaşayamayacak belki de bu borçların ağırlığına dayanamayarak iki yıl içerisinde vefat edecekti. Borçları kendisini bırakmadığı gibi arkada bıraktığı ailesini ve tabiî ki bu konuyla ilgilenen devleti de rahat bırakmayacaktı.

Şeyh   İbrahim   Efendi'nin   1853   (1269)   tarihinin   sonlarına   doğru   öldüğü anlaşılmaktadır. Zaten bu tarihlerde de meşihata kimin geçmesi gerektiğine dair tartışmaların başladığı görülmektedir. Bu meşihat tartışmasına girmeden evvel, bir şeyh vefat ettikten sonra arkada bıraktığı ailenin geçiminin sağlanması gibi sıradan insanlar için de geçerli olan hukuki bir durumun Mevlevihane ölçeğinde analizi yapılacaktır. Burada şeyhin mirası kadar geride bıraktığı borcun aile ve devlet üzerindeki etkileri de tartışılacaktır. Şeyh vefat ettiğinde Jack Abbot'a borcu kalmamıştı, ancak başka borçları devam ediyordu. Bunlardan biri de Fransa tebaasından Samuel bâzergâna olan borcuydu. 9 Ekim 1854 (16 M 1271) tarihinde Selanik valiliğine gönderilen bir emirnâmede Samuel'in şikâyetine yer verilmişti. Buna göre, Samuel'in müteveffa şeyhten 34 bin kuruş alacağı vardı. 6 bin kuruş kadar olan terekesi ise başka borçlular arasında da paylaştırılmıştı. Sarraf Samuel ise ailenin elinde bulunan çiftliği işaret ederek, borcunun buradan ödenmesini talep etmekteydi. Devlet ise bu noktada çiftliğin satılmasının aileye, parasının ödenmemesinin ise sarrafa zarar getireceğinden hareketle bir orta yol buldu. Netice olarak, çiftliğin senelik hâsılatının yarısı ailesinin geçimi için diğer yarısı ise sarrafın borcuna ayrılacaktı. Aslında, bu Samuel'in iddia ettiği borç sarraf Galidya'nın borcuydu. Zira, Samuel aslında Kemal ismiyle bu zatın kardeşiydi ve kardeşinin borcunun alınması noktasında aileye baskı yapmaktaydı. Fakat, sarraf Samuel bu sefer farklı bir itirazda bulunmuş ve şeyhin kendisine karşı olan borcunu vermemek amacıyla kurnazlık yapıp çiftliğini kendi ailesine ferağ ettiğini öne süren başka bir başvuru yapmıştı.

Hadiseyi müteveffa şeyhin cariyesi iken "ümmü'l-veled" olup şeyhin zevcesi haline gelen Güzide Hatun'un arzuhalinde ise daha farklı bir şekilde takip etmek mümkündür. Buna göre şeyh vefat ettikten sonra terekesi eşit bir şekilde alacaklılara taksim edilmişti. Bu sırada Galidya sarraf bu eşit taksimata karşı çıkmıştı. Kardeşi de Fransa tebaasından olduğu için ellerindeki konak ve çiftlikten alacaklarını istemişlerdi. Halbuki, Vardarin'de bulunan bu çiftlik içindeki ürünler ve eşyalar ile birlikte eşi tarafından kendisine ve Mehmed Emin, Fatma, Emine ve Ayşe Molla isimlerindeki çocuklarına 50 bin kuruşa satılmıştı. Kamu davasından da aklandıkları için ellerinde bulunan senede aykırı bir şekilde bu sarraf kardeşlerin saldırılarına maruz kaldıklarını bildiriyor ve devletten himaye talep ediyordu. Anlaşılan bu çiftlik daha önce belirtilen çiftliklerden farklıydı. Virlanca'da bulunan bu çiftliğin 3.000 dönüm olduğu ifade edilmekteydi. Bu meselede de devlet bir önceki olay örneğinde gösterdiği davranışı tekrarladı. Çünkü bu sefer de Fransa sefareti olaya karışmıştı. Özellikle, çiftliğin yabancı elinde kalmasının mahzurları olduğu için daha önceki verilen kararı tekrar vurguladılar. Buna göre, çiftliğin mahsulünden elde edilecek gelirin yarısı "bazergâna" verilecekti. Dolayısıyla, müteveffa şeyh çiftliklerden birini borçlularından kurtarmak amacıyla ölmeden çocuklarına satarak bir anlamda geride bıraktığı ailesini sağlama almak istemişti. Elbette, bütün bunlar olurken şeyhin temsil ettiği Mevlevihane postnişinliği hiçbir zaman devlet nezdinde göz ardı edilmemişti. Devletin olaya yaklaşımı da her şeyden önce şeyhin temsil ettiği makam ve olay vesilesi ile diplomatik açıdan bir krize yol açılmaması hassasiyetiydi.


Ahmedlû ve Kulubeli çiftliklerinin hayvan değerleri :
Tohumlar
Kilo
Birim Değeri
Toplam Değeri
Buğday
175
90 Kuruş
15750 Kuruş
Arpa
145
40 Kuruş
8700 Kuruş
Çavdar
35
50 Kuruş
1750 Kuruş
Susam
10
135 Kuruş
1350 Kuruş
Erzak
5
30 Kuruş
150 Kuruş
Toplam


24800 Kuruş
Hayvanat
Adet
Birim Değeri
Toplam Değeri
Öküz
40
300 Kuruş
12000 Kuruş
Çifte Manda
16
500 Kuruş
8000 Kuruş
Haymana İnek
12
200 Kuruş
2400 Kuruş
Camus İneği
2
500 Kuruş
1000 Kuruş
Dana, Tosun
15
75 Kuruş
1125 Kuruş
Toplam
85

24525 Kuruş